06 Ekim 2006

YÛSUF İLE ZÜLEYHA

?Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.?
A?raf, 176

Bismihû.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah?ın adıyla.
Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.
Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.
Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.
Sözün yaratılışı Züleyha?nın yaradılışından evveldi. Âdam, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf?un kaderi Züleyha?ya tecelli. Züleyha?nın kaderi Yûsuf?a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
Söz de,
aşk da,
ne benim ne senin.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,
mayıs gülü,
ışıklı nisan yağmuru
ne kadar Allah?tansa,
mülk gibi söz de ve aşk da
O?ndan.
?Sen? tahtına yazıcı kimi oturtsan da,
beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,
hiçbir yol O?ndan özgeye çıkmıyor aslında, ?gönül tahtına O?ndan özge sultan? olmuyor.
Değil mi ki her şey O?ndan,
gidecek yer yok O?ndan başka. Gelinen yer yok O?ndan başka.

İnsan o ki, O?ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icrabı, O?ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.
Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığı yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O?ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O?ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.
Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O?ndan başkasını sevdiğini zannedebilir :

Bir çiçeği, bir kuşu,
denizi, yağmuru,
gökyüzünü, yazıyı,
yazıyı yazanı, kalemi tutanı,
bir yaratılmışı hasılı.
Söz gelimi Leylâ Mecnun?u, Şirin Ferhâd?ı, Züleyha Yûsuf?u sevdiğini zannedebilir.
Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?
Her aşk O?na çıkar sonunda, O?ndan başkasını sevmek imkânsız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.
Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O?ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlerde bundan böyle. O?ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.
Küçük bir biliş farkı.
Mülk gibi aşk da Allah?tan.
Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.
Tenin de O, canın da O, cismin de O.
Ve aradan perdeleri kaldırarak O?nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O?nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.
Züleyha ki Yûsuf?u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf?u değil, Yûsuf?ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.
İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kader, Yûsuf?un mu, Yakub?un mu, yoksa Züleyha?nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.
Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan?ının önsözünde, yani ki Mukaddime?sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.
Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir :
Bu kez birkaç kitap
yine aynı ayna
ve birkaç ruh
hepsinin içinde mevcûd
züleyha?nın acısı acının Züleyha?sı
(Ayşegül Kösa)

Bismihû.
Esirge ve bağışla.
Öptüm kitapların üzerindeki Kitâb?ı, öptüm ve koydum alnıma.
Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken, sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.
Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.
İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya?da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üstüne olsun), ben de suyun kıyısındaki kente kendimce bir Ayasofya?daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf?un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.



YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Timaş Yayınları
Nazan BEKİROĞLU
9. Baskı, Nisan 2002, Sf. 13-17



Firavn?ın Rüyası

Yûsuf?un rüyası, Züleyha?nın rüyası. Yûsuf?un tekrarlanan rüyası.
Şerbetçinin rüyası, ekmekçinin rüyası.
Bu öykünün tamamlanabilmesi için nihayet rüyaların rüyası: Firavn?ın rüyası.
İster bir naz döşeği, ister taş bir zindan yatağı. Veya bir Firavn?ın, görkemin uyku hali anlamına gelen yatağı. Nerede görülürse görülsün, rüya rüyaydı. Rüya gelince akacak ter alında, çarpacak nefes yürekte durmazdı.

Şerbetçinin, efendisi yanında Yûsuf?u anmayı unutmasının üzerinden tam yedi yıl geçtikten sonra. Firavn?ın, ülkesinin zindanlarından birinde Yûsuf adlı bir fetâ yattığını bile bilmediği sabahlardan bir sabah. Sabahtan çok sabaha karşı. Ki henüz fecir, ipliklerini ne Nil?in sularına ne çölün kumlarına bırakmıştı. Firavn bir rüyanın ağırlığı altında kendisini uykusundan attı. Az kalsın haykıracaktı.
Başında bekleyen gecenin nöbetçileri birden dikkat kesildiler. Elleri kocaman kılıçlarına gitti, tedirgindiler. Yelpazeciler daha bir sıkı salladılar tavus kanatlarını. Kocaman gövdeli kocaman kuyruklu gri bir kedi tek kulağını dikti, tek gözünü açtı, uykusunun yarısından uyandı. Bir hizmetçi, temiz hayayla Firavn arasına giren ağır perdeleri kaldırdı. Günün hiçbir saatinde efendisini yalnız bırakmayan, hatta en mahrem anlarında bile, sessiz ve ölü bir gölge, uzak ama daima tetikte bir harem ağası; su, diye seslendi, şerbetçi su getirsin!
Firavn, firavnlığını simgeleyen ağır ve altın gerdanlığı âdet üzre uyurken çıkarmış olduğu için değilse de; yüreğine bir rüyanın ağırlığı kurşun gibi çökerken, kalbindeki çarpıntı ve alnındaki ter damlacıkları ile her insan kadar insandı. Onun da gözlerinde korku ve endişe vardı. Ama gördüğü, ancak hükümdarların görebileceği bir rüyaydı.
Şerbetçinin billûr bir bardakta getirdiği serin suyun ilk yudumunu aldıktan sonra Firavn, münecimlerimi çağırın, dedi, kâhinlerimi, rüya tabircilerimi. Geldiler, ânında. Mavi Salon?a geçtiler. Firavn, şimdi, ağır ve altın firavnlık gerdanlığı boynunda ve tahtında oturur vaziyette anlatmaya başladı. Nöbetçiler kulak kesildi, harem ağası, yelpazeciler, gözünün teki açık olan kedi kulak kesildi. Müneccimler, kâhinler, rüya tabircileri kulak kesildi. Kulağı olan yer, sağır olan saray duvarları, gizli bir lisan olan saray kulak kesildi.

Bir düş gördüm, diye başladı Firavn. Ben bu düşü görürken henüz güneş doğmamıştı ama sabah yakındı. Düşümde yedi besili ineği yedi zayıf ineğin yediğini gördüm. Sonra yedi dolgun başak, sonra da yedi kurumuş başak, böyle gördüm.
Sustu Firavn. Nefesini kesmiş dinleyenlere baktı. Kâhinler, müneccimler ve rüya yorumcuları, bu kadar mı, diye sordular, bu kadar mı? Firavn cevapladı: Bu kadar! Haydi, şimdi gördüğüm düşü bana yorumlayın, ne diyor içimdeki haberci, bana anlatın.
Kâhinler, müneccimler ve rüya yorumcuları Mavi Salon?un en uzak köşesine çekildiler. Aralarında uzun uzun konuştular. Neden sonra içlerinden sözcü seçtikleri birisi sonucu değil ama sonuçsuzluğu bildirdi. Biz böyle düşleri yorumlayamayız, aynen böyle dedi. Neden, diye sordu, sükûnetle Firavn. Sözcü açık yüreklilikle cevap verdi. Dedi ki: Yorumladığımız düş yorumladığımız gibi çıkmazsa ulu Firavn, kime güveninizi kaybedeceksiniz? Düşlerinize mi, yoksa tabirciye mi?
Firavn gülümsedi, dedi: Firavn olduğum günden beri, her şeyim gibi gördüğüm düşlerin de hiçbiri tamamen bana ait değildi. Ben, halkım demektim çünkü aynı zamanda. Öyleyse yorumladığınız düş yorumladığınız gibi çıkmazsa, sadece kendi adıma görmediğim düşlerime güvenimi kaybetmem.
Konuşma bitmişti. Firavn Mısr?ın en ünlü rüya tabircilerine, kâhinlerine ve müneccimlerine, gidin dedi, haydi hepiniz gidin.
Aslında Firavn, erkin ve gücün Mısr üzerindeki muhteşem gölgesi, rüyasının tabirini değilse de rüyasına dair birkaç şey öğrenmişti. Biz böyle düşleri yorumlayamayız; bu cümle, bu yoruma değer bir düş değil, bir karabasan, bu anlama da gelebilirdi. Biz böyle düşleri yorumlayamayız; bu cümle, bu düş yorumlanır ama yorumu dile getirecek cesaretimiz yok, çünkü öylesine ağır, altında eziliriz, bu anlama da gelebilirdi.
Firavn herkesi gönderdi, bir iki bendesi kaldı yanında, içi yanmıştı. Ağır gerdanlığını çıkarıp, masanın üzerine, içinde ak zambaklar bulunan cam bir vazonun yanına bıraktı. Gözünün önünde, yedi besili ineği bir anda yutan gözü dönmüş yedi zayıf ineğin irkiltici görüntüsü. Yedi dolu başağın üzerine kâbus düşüren hastalıklı ve boş, bomboş yedi başağın korkusu.
Su, dedi, su getirin bana. Döşeğine uzandı. Tam o anda altın ayaklı kristal bir bardakta su getiren şerbetçi, gözünün önünden bir perde kalkmış gibi, âniden Yûsuf?u hatırladı. Onu, güzelliğini, rüyalar yorumlayışını, ve daima anlattığı Rabbini. Ve yedi yıl unuttuktan sonra efendisinin yanında Yûsuf?u andı. Aceleyle,. Aceleyle, beni, dedi, beni gönderin efendim. Bu bir hükümdar rüyası, bunu yorumlayacak bir kişi var onu da ben tanıyorum. Ve, kaderim yolumu neden zindandan geçirdi, bunu da şimdi anlıyorum.


Yûsuf?un Yorumu
Günün ilk ışıkları muhteşem yatağının içinde sıradan bir insandan farklı görünmeyen ama hükümdar rüyaları gören Firavn?ın üzerine düşerken, şerbetçi zindana doğru yola çıkarıldı. Kalbinin içinde hükümdarının rüyasına dair kuvvetli bir endişe, iki tarafı ağaçlıklı yoldan zindanın cümle kapısına doğru ilerledi. Yedi yıl içinde, özgürlüğü özgür olmayan taraftan ayıran zindan kapısından ikinci kez içeri girdi. İlkinde gecenin içinden korkulu haberler bekleyen bir mahkûm, şimdi ikbalin eteğine yeniden tutunmuş bir adamdı. Şerbetçinin içi titredi. Aydınlığın salkımlarına ilk çıktığı zamanda içini yakan ilk özgür nefesini aldığı eşikte bir an durakladı. Sekiz kapı, Firavn?ın hür şerbetçisi önünde teker teker ardına kadar açıldı. Fakat Firavn?ın hür şerbetçisi de olsa, önünde açılan her kapı arkasından sımsıkı kapandı. Çünkü şerbetçi hürse zindan tutsaktı.
Şerbetçi, Yûsuf?un yanına vardı. Yûsuf aynı Yûsuf, zindan aynı zindandı. Şerbetçi, Yûsuf?un yanında, onu hatırlamayı kendisine unutturan şeyi düşünerek utandı. Ama üzerinde fazla durmadan bir çırpıda ve olduğu gibi Firavn?ın rüyasını anlattı.
Yedi zayıf inek, dedi, yedi besili ineği yiyormuş. Sonra yedi dolgun başak görünüyor ama ardından da yedi kuru başak görünüyormuş. Mısır ülkesinde hiçbir kâhin, hiçbir müneccim ve hiçbir rüya tabircisinin yorumlayamadığı bu düşü yorumlaman için geldim sana. Haydi Yûsuf, yorumla bu düşü. Bizim düşlerimizi yorumladığın gibi ve ne olduklarını bilmediğim başka düşleri de yorumladığın gibi. Yorumla bu hükümdar düşünü. Çünkü bilirsin hükümdar düşleri hükümdar kadar ülkenin de düşüdür.

Yûsuf bir müddet yere doğru baktı, düşündü, bu arada penceresinin demir paslı parmaklıklarının önünden şakıyarak mavi tüylü kuşlar geçti. İçinden geçen sesin söylediklerini sözcüklere çevirdi. Yûsuf, ve şerbetçiye, doğrudur, dedi. Bu, ülkeyi yöneten kadar ülkenin de üzerinden geçecek bir rûzigârın habercisi. Yedi, yılları haber veriyor. Arka arkaya yedişer yıllık iki zaman parçası geçecek Mısr?ın ve onun insanlarının üzerinden. Yedi semiz inek ve yedi dolgun başak ilk yedi yıllık sürenin bolluk ve bereket zamanı olacağını göstermekte. Zayıf ineklerin semiz inekleri yelesi ve kuru başakların dolgun başakların üzerinde görünmesi, bu da arkadan gelen yedi yıllık sürenin şimdiye kadar Mısr?da hiç olmadığı kadar kıtlık ve yokluk seneleri olacağını göstermekte. O kadar ki Nil hiç taşmayacak, yağmur hiç yağmayacak, yeni dalga hiç görünmeyecek demek. Halk, hatta zenginler, hiç olmadıkları kadar yoksul düşecekler. Ama dikkatli davranılırsa bu zor yılları atlatmanın da yolu var.
Şerbetçi erken bolluk yıllarının değil, geç kıtlık yıllarının korkusuyla gözleri büyümüş, nedir o, diye fısıldadı. İçinde, ekmekçinin rüyası yorumlanırken duyduğu korkuya benzer bir korku vardı. Söyle, diye yineledi, ey Yûsuf güzeli, ey güzeller güzeli. O yol nedir, söyle ki bütün Mısır, üzerinde yürüyelim.
Yûsuf anlatmaya başladı: İlk yedi yıl, dedi, her şey çok bol olacak. Arkadan gelecek yedi yılın tedbiri bu zamanda alınmalı. Hiç ara vermeden ve hiç boş bırakmadan tarlalar ekilmeli, cömert tarlalar bu yorgunluğa katlanır, endişeniz olmasın. Ekinin ancak ihtiyaç duyulan kadarı yensin, geri kalanı başağında saklansın. Bu, saklanan tahılın rutubet almasını ve bozulmasını önleyecektir. Arkadan gelen görülmemiş kıtlık yıllarında, saklanan tahıl Mısr?ı ölümden kurtaracaktır. Hatta belki komşu ülkeleri de! Elbette ki sıkıntı ve acı olacaktır ama Mısr yok olmayacaktır. Sonra Firavn?ın düşüne girmeyen bir yıl daha gelecek ve ki her şey kendisini artık esirgemeyen Nil?in bereketi ve gökyüzünün gönderdiği yağmurlar altında eski haline dönecek.

Şerbetçi, akşam olmadan Firavn?ın huzurundaydı. Firavn, Mavi Salon?un mavi camlı pencerelerinden süzülen ışığın yumuşak salkımı altında, siyah ve gür takma saçlarını çıkarmış, yorgun ve yaşlı bir adamdı. Şerbetçi duyduklarını olduğu gibi ve teker teker anlattı. O anlattıkça Firavn?ın gözünün önünden rüyasıyla arasına giren bir perde kalktı. Tamam, dedi, işte bu benim rüyam.
Kalbi önce açıldı, yedi yıl açılmış gibi. Sonra sıkıldı, yedi yıl sıkılmış gibi. Sonra Firavn?ın kalbi son kez açıldı. Bir yangından kavmini kazasız belâsız kurtarmanın kendisine ne kadar çok acı, kalbine ne kadar yük armağan edeceğini kavradı. Ama başka türlü olmazdı. Halkını kurtaracak kendi çilesine talipti Firavn. Ve şimdi o birden bire gençleşmiş bir adamdı.
Getirin, dedi bu rüya tabircisini, benim düşümü benden daha iyi bileni. Dahası, aynı anda hem düşleri hem gerçekleri bileni. Bilmediğim kadar maliye, bilmediğim kadar ziraat, bildiğim kadar yönetim bileni. Kimdir göreyim, makam mevki isterse hemen vereyim!
Güneş battı.
Mısır uykuya daldı.
Gri kedi uyandı.


YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Timaş Yayınları
Nazan BEKİROĞLU
9. Baskı, Nisan 2002, Sf. 162-167



Yazıcının Son Sözü, Yazının Kaderi

Yazının bedeli vardır bilirsiniz.
Kurban ister, kan ister. Ter ister, gözyaşı ister.
Bu yüzden kaderi ağırdır. Yazının kalbi vardır.

Kalbin titreşimi parmak uçlarının titreşimine uyduğunda ortaya çıkan sözün hükmü var.
Düştüğüm, parmak uçlarımın titreşimi kalbimin titreşimine uyduğu anda ortaya çıkan sözün kuyusuydu. Kervancılar olmadan, kolay çıkmak mümkün mü?

Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikâyenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.
Bir kalp, bir kalp daha. Birleştirici bir kalp olarak yer alıyorsa arada, bir kalp için ne çok acı. Yakub, Yûsuf, Züleyha. Hepsi bir tek, biri her bir kahraman: Ölen ve yaşayan, yaşayan ve yazan. Ben kâtibü?l-esrârım. Kalpler kuşanırım. Sevdalar alırım. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgâr ve ölüm kokuyor. Bu yüzden kendi yazdığım sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor.

O kadar ki, rüyanın hikâyesi demek olan bu hikâyede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası.
Hayat, hayalin de arkasındaki hayalden nisbet olan o rüyaya dönünce:
Yûsuf?un rüyası: Gerçekleşen bir rüya. Bir peygamber rüyası.
Züleyha?nın rüyası: Yanıltıcı bir rüya? İlk bakışta? Sonunda o da gerçekleşen bir rüya.
Firavn?ın rüyası: Bir hükümdar rüyası.
Görülmeyen bir rüya: Nil nehrinin rüyası.
Rüyaların rüyası: Yazıcının yazılmayan rüyası.

Ez-cümle: Eflatun?un mağarasında bir gölge.
Bütün anlamlara bitişik olarak bütün anlamların da üstündeki anlamı çözünce.
Dönünce mağaranın çıkışana yüzünü, bilince bilmenin bilincini,
Âdem?e öğretilen isimlere dönüşüyor bütün sözcükler neticede.
Değil mi ki Kâbe ile örtüsü arasına gece girdiğinde ve bulutlar gölgelerini konuşan ırmağın üzerine bıraktığında ve hasretle başlayıp konuşmayla bittiğinde hikâye; tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir ve bu dünyada aksa da Nil, cennetten çıkan dört nehirden biridir.
Değil mi ki ben kâtib-el-esrârım, kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım.
Vakit tamam! Üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin anısı, bütün anılara benzeyecek nasılsa. Bütün defterlerin özeti, mahşere kadar açık kalacak bir defter değil mi?
Konan göçer, doğan ölür elbet. Irmak denize, deniz ırmağa kavuşur sonunda; ruh kaynağına, kaynak da ruhuna muhtaç değil mi şunun şurasında?
Ne güzel, ölecek olmak ne güzel. Ne güzel, ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden, ne güzel.

Beyit:
Minnet Hüdâ?ya devlet-i dünya fenâ bulur
Bâkî kalır sâhife-i âlemde adımız
(Bâkî)


YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Timaş Yayınları
Nazan BEKİROĞLU
9. Baskı, Nisan 2002, Sf. 223-224

[Nazan BEKİROĞLU]

Hiç yorum yok: