karakalem

Yazmadan yaşabiliyosan ne mutlu sana

14 Aralık 2006

kara kaplı defterden

Kara kaplı defterim vardı elimde ve gönülsüz geçen içmece kahveli günler. Birbirine anlatılan kara mizah hatıraların gölgesinde büyüttüm ben seni.. Kısasa kısastı hayatın nizamı ve kısaslar hep bizde kalmıştı karşılıksız. Öylesine değil ölesiye bir kabullenişin karşılığıydı bu zaman diliminde yaşatılan gök gürültülü öyküler. Ama ben yazdım durmadan ardı arkası gelmeden bir durak bilmeden ve seslenmeden ardımdan gelenlere takip etsinler diye?yazı, baharı, mevsimi kalmadı aşkın.. zaman sessiz bir gemi ve içinde ansız zamansız bir seyyah yürekte perde perde setler...Uzatılmaması gereken bir düştü gözlerimden akan...ama uykusuz düşlerin ardı düşüştü ve gözlerimden damlayan kan? yalnızlığı seçmek istedim kimi zaman ve hiç neşeli yazamadım uzun zaman..buhranların damadı olmuş kravatımda ince ilmek sık boğaz ruhumda fırtınalar?yükledim kendimi bir bene ve geriye eser kalmayana dek uzak durmak istedim. Ama olmadı geçtiğimiz sene gibi bu sene?DENESENE diyordu ansız bastıran hakim yakalı deliler.. ve işlenmesi gereken bir cinayeti gösteriyordu tüm deliller.. faili meçhul olmayanın hükmü de belliydi elbet.. Mahpus yatmalıydı ve uzandığı ranzasında öylece kalmalıydı devlet deryası küreksiz sandalında esensiz beden gerisi?bilinmesi gerekenin anlatılmadığı yerdeyim?iki kelimenin bir kurşundan farkı olmadığının derdindeyim?SENİ SEVMENİN ÖLMEK KADAR KORKU VERMEMESİNİN HİSSİNDEYİM?.

servet şahin
macgraph2404@hotmail.com

10 Kasım 2006

Aynalar

hatırlıyorum..............çocuktum......

kedilerin peşinden koşan..........karıncaların yolunu değiştiren bir çocuktum.......

nerden bilebilirdim birinin de birgün benim yolumu değistirecğini....

komik iste.....

insan hep bir mualllak ta yaşıyor......





ailemle gülhane parkına gitmistim.......


o zamanlar parktı gülhane,,,, panayırlar olurdu bana ne kadarda büyük gelirdi.....

uçsuz bucaksız bir ağaçlar topluluğu ışık hengamesi gibiydi.....

bilemezdim en büyük aşkıma o ağaçların tanıklık edeceğini ve üstüme üstüme acımasızca karanlıkla geleceklerini bir gün.............

hatırlıyorum aynalar vardı orada insanı şekilden şekile sokan binbir türlü aynalar ne kadar da komikti çok gülmüstüm o aynalara..........

simdilerde ise gülemiyorum aynalara......................

banan beni gösteriyorlar çünkü.................

birtek orada görüyorum gerçek beni..............

özlüyorum gülhane parkındaki o aynaları görmek istiyorum kendimi farklı şekillerde...............

ama olmuyor ben hep aynı......................

bakamıyorum aynalara bu yüzden usandım çünkü bu yüzden.................

gülhane parkı................o ağaçlar...............aynalar..................

derin yaralar.............................acımasız hatıralar..................

ahhh aynalar gösterin bana benim görmek istediklerimi nooolur birtek sizde kaldı umudum....................

söylemiyor dostlarım................bendeki gizli sessizliği...................................

bir siz kaldınız umudum anlatmak için kendimi.....................



aynalar sizde haklısınız..................

bir beni görmek istemiyorum bir beni anlamak istiyorum..................

bu nasıl bir çelişki değilmi.......................

sizde haklısınız dostlarım belki de ben buyum.....................kabullenemeyişimden ötürü bükük boynum..................

acaba bilmiyormuyum...................bendeki seni,,,, bendeki beni,,,, sendeki ikimizi,,, ikimizdeki beni,,, bizdeki beni,,,,anılardaki senliği.....

bugündeki sensizliği............


bir hayal türettim kendimde ve bunamı inanıyorum..............

o zaman...................

bana.................

beni....................

kim..........................

anlatacak.......................

biliyorum iste bunu biliyorum.................................SEN ANLATACAKSIN.............

beni benden alan ve birlikte götüren kendiyle benim bilmdeğim yerlere..........................

sen anlatacaksın...............................................nerdesin beni nereye götürdün....................

sen gittin ................beni niye götürdün.......................

sesleniyorum sana beni bana geri gönder noolur....................

bulamıyorum kendimi...............

bilemiyorum kendimi...................

bilmediklerim bildiklerimden fazla ve inan beni bu yıkıyor hızla...................

kayboluşumun yedinci yılındayım....................

ve ben bunu farkındayım............................::::::::::::::::::(((((((((((((((((


Servet Şahin

SEVDİĞNE

Tüm üşümüşlüğünün sona ermesi adına Sobanın yanı başına kuruldu ve bir bardak sıcak çay istedi, çayını yudumlarken yaralı paltosunun tekrar bir elden geçirilmesi gerektiğini düşündü malum kış yaklşmaktaydı. Henüz öğrenimini bitirememişti üzgündü vatanının içerisinde bulunduğu durum can yakıyordu. Yaklaşmakta olan savaş kaçınılmazdı, tüm dengelerin dengesizliği değişen dünyayı yorumlamakta çektiği zorluk kor gibi düştü içine. O kadar dalmıştı ki kendi dünyasına eli bardağına uzandığında son bir yudum çayının kaldığını fark etti. Kahvehaneciye çayının ücretini öderken yakınlarda bir terzi olup olmadığını danıştı.
-Dört sokak aşağıda beyim çok iyi bir terzi var sağ olsun son diktiği kışlıklar halen üzerimdedir yaşlıca bir bayan, ermenidir kendi vede işinin ehli.
Esvet kahvehanecinin bu emin konuşması üzerine koyuldu yola aldığı adres üzere. Yağmur hızını artırmış ve rüzgarda şiddetlenmişti koşar adım arar oldu terziyi, dördüncü sokağa geldiğinde hiçbir yazılı levha bulunmayan camekanlı bir dükkan dikkatini çekti. Şaşkın bir ifade ile dükkanı izlemeye koyuldu içeride bir ayağı destekli uzun bir masa üzerinde bir dikiş makinesi, boyası dökülmüş duvarda dört katlı kumaş rafı iki tabure ve birinin üzerinde kendisine yaşlı denilen terziden eser olmayan gençlik ve güzellikte şaşkınlığının sebebi olan bir ay yüzlü güzel vardı. Esvet değil dedi kendi kendine bana bahsedilen yer burası olamazdı. Camekanlı dükkanın önündeki hayretli bekleyişi devam ediyordu geçen zamana inat. Göğsünde bir acı hissetti bir titreyiş kapladı bedenini bu onun hayatı boyunca hiç hissetmediği bir duyguydu elini göğsüne götürdü bir dur demek istedi bu duruma ama mümkün olmadı. Ay yüzlü güzelin topuz bağlı saçlarının açık ettiği yüzünün sıcaklığı Esvet?in tüm bedenini sarmış ne yağan yağmur nede o deli rüzgar tesir edemez olmuştu yangına düşen bedenine. Ay yüzlü güzel içeride renkli bir kumaşı işlemekle meşguldü. Esvet adeta kumaş olmuştu da işlenmekteydi o güzel narin ellerde, ay yüzlü güzelin her iğnesini kumaşa batırışını kendi bedeninde hisseder olmuştu. Ay yüzlü güzel?in ela gözleri ile karşı karşıya geldi birden, arada sadece bir cam Esvet?in paltosu rüzgarda uçuşmakta burnundan ve kirpiklerinden yağmur damlaları damlamaktaydı. Ne o cam ne görüşünü engellemeye çalışan yağmur tesir etmemişti. Esvet Yarabbim dedi bu gözler senin eserin ve sen ne kadar yücesin.

Ela gözlü ay yüzlü
Bu gördüğüm nasıl bir düştü
Yaşadığım en büyük düşüştü
Bildiğim beni benden götürü

Üzerindeki topun gövdesi göğsünden aşağı tüm bedenini hissizleştirmişti. Göğsündeki acıda çoğalmıştı sağ elinin parmaklarını kıpırdatmaya çalıştı toprağı hissediyordu. Sol eli ise hissizdi sağ eliyle toprağı sıktı hala dermanı vardı. Elini kaldırdı göğsüne yaklaştı parmak uçları, hissettiği acıya sebep olan soğuk bir metale aitti. Eliyle dokunmaya çalıştı, canı daha fazla acımıştı. Parmaklarıyla anladığı kadarıyla sivri ve iki parmak kalınlığında bir metal parçasıydı göğsüne saplanan. Daha fazla acıya dayanamadı bıraktı, eli toprağa düşüverdi.

Bir düşüştü Esvet?in yaşadığı ve dökülüvermişti mısralar, daha fazla bekleyemeyecekti bekleyişleri sevmezdi pek, davran dedi içinden dört adım ötedeydi uzanması gereken düşlerinin kapısı. Ayağında derman bulamadı önce ama toparlandı çabucak, ilk adımdan sonrası gelecekti bunu biliyordu. Camın arka tarafındaki bakışlarda meraklı bir düşünceyi yansıtıyordu bir adam sokağın ortasında bu kasvetli havada ne diye donup kalarak seyret sindi ki içeriyi, rahatsızda olmamıştı hani bu durumdan, o derin mavi gözleri ışık saçıyordu yağmurun altında bekleyen genç adamın. Gözleriyle içeri gel dercesine bir bakış gönderdi Verena, merakının arkasında ondada bir bekleyiş başlamıştı. Esvet o ela gözde ay yüzde bir cesaret bulmuştu. Kapıya doğru yaklaştı kapının koluna elini uzattı.
Verena ayaklandı derin mavi gözlü nur kapıya doğru yaklaşmaktaydı o da kapıya doğru yöneldi davet etmeliydi içeri, merakı ve bekleyişi onu buna itmişti. Verena kapının kolunu tuttu açmak için, o anda derin mavi gözlerle karşı karşıya gelmişti aralarında bir karış yoktu, sadece cam , kapıyı açmak istedi açamadı gözlerini de içinde kaybolduğu derin mavi gözlerden ayıramadı. Bir kayboluşu yaşıyordu tarifsizdi. Esvet kapının kolunu sıkıca tutmuştu gözlerinin gördüğü bir çift ela gözden ötesi idi, korktu bir anda, kapının kolunu bir hamlede bıraktı ve sağına dönerek koşmaya başladı. Bu onun en hızlı, en yorucu, en uzun koşusuydu, rüzgarın eserinin tersine yırtarcasına koştu, en büyük korkusuyla bir anda karşı karşıya kalmıştı, ve bu onun en büyük kaçışıydı. Koştu, koştu sokağın köşesinden Verenanın hüzünlü bakışları arasından kayboldu. Kapının kolu bir anda boşalmıştı, Verena sendeledi, telaşlandı ne olduğunu dahi anlayamamıştı, kapıyı bir hamlede açtı ve kendini dışarı atıverdi. Arkasından dur bile diyemediği genç, bir anda köşeyi dönüverdi, ela gözlerinden bir damla yaş süzüldü, altın değerinde, çok yakındı rüyalarında gördüğü gözlere, sadece bir karıştı mesafe bir tek cam vardı bir dakika öncesine kadar ve kaybolmuştu şimdi, dur bile diyememişti, cesaret edememişti, gözlerinden akıttığı yaş gösteremediği cesaretin bedeli idi?

Esvet uzun bir süre koşmuştu, durdu soluklandı, gecelerinin amansız kabusunu yaşamıştı. Kimi geceler bir kabus musallat olurdu ona düşmeye başlardı amansız ve zamansız. Parlak bir güneş eşliğinde ışıldayan bir çiçek bahçesinin birden bir uçuruma dönüşmesi, güneşin kararması ile birlikte uzun bir düşüşün başlamasından ibaretti kabusu. Bunu yaşamıştı ela gözlerle karşı karşıya gelince düşmeye başlamıştı birden karanlığa ve buydu kaçışının ardındaki büyük korkusu. Ama aynı düşüşü ela gözlerde neden görsündü buna bir anlam veremiyordu. Üstelik onu ilk görüşünde bedeninin verdiği tepkilerde bir o kadar anlamlaştıramadığı hislerdi. O soluksuz titreyiş, göğsündeki bastıramadığı tatlı acı, midesine giren kramp, adeta dizlerinin bağı çözülmüştü. Acaba dedi AŞK mıydı bu hislerin karşılığı. Rabbine beslediği bir duyguydu Aşk, ama bir insan için ilk kez böyle bir şey hissetmişti, peki ya uçurum, onu anlayamıyordu. Aşk onu uçurumdan aşağımı atardı? Neden atsındı , rabbine duyduğu aşk ona huzur veriyor, onu yüceltiyordu. O zaman aşk onu uçurumdan aşağı atmazdı atmamalıydı. Aşkın tarifi huzurdu, mutluluktu, uçurum olmamalıydı?

Verena üzgün bir hal almış öylece oturuyordu, elindeki işlemeyi de bir kenara bırakmış, düşlerinin gözlerini kaçırmanın, arkasından dur diyememenin acısı tüm bedenini kaplamış uzun uzun düşünüyordu. İçeriye gelen müşteriyi fark bile etmemişti.
- kolay gelsin kızım
sesi ile irkildi, dükkanına misafir olan güler yüzlü, kısa boylu, çok tatlı yaşlıca bir bayandı?
- buyurun diyerek karşıladı
kadın yumuşak ses tonuyla bizim oğlanın diyerek bir palto koydu masanın üzerine.
-İyice eskidi bir elden geçiriver güzel kızım olur mu?
Verena pek de sevinmeyerek tabi dedi zoraki bir gülümseme ile. Sağol kızım dedi kadın ne zaman alırım? Bu aksam dedi verena istemeyerek, babaannesinin prensibi idi gelen iş derhal yapılırdı bu terzi dükkanında. Kadın gülümseyerek kolay gelsin dedi ve ayrıldı dükkandan. Verena oturdu tekrar kasvet köşesine onun aklı hala mavi gözlü nurda idi. Gözü masanın üzerine bırakılan paltoya ilişti bir ara bir metal parçasıydı yansıması gözünü alan masaya yaklaştı, bir hilal iğne idi dikkatini çeken nerden diyordu nerden hatırlıyordu bu iğneyi evet dedi irkildi, gözleri sevinçle dolmuştu mavi gözlü nura aitti bu palto tanımıştı. Başını kaldırdığında rüzgarda uçuşan paltoda ışıldayan iğne idi bu, aralarında bir karış mesafe kaldığında gözleri gözlerinde kaybolduğunda da ışıldamıştı bu hilal iğne yakasında paltonun.

Oturdu masasına narin elleriyle başladı onarmaya paltoyu tüm maharetiyle sevgiyle yamaları onarıyordu eskiyenleri değiştiriyordu tüm sevgisini paltoya akıtıyordu gözleri dolmuştu da akıttığı yaşlarla ıslanıyordu eski palto dikti dikti dikti bitirmişti nihayetinde, kaldırdı bir baktı kendini gördü eskimiş paltoda kendi izleri vardı artık. Paltonun yakasındaki hilal iğneyi çıkardı, hatıra olarak alacaktı doğru değildi belki yaptığı ama bunu almak istiyordu mavi gözlü nurdan düşlerinin aşkından geriye sadece bu kalacaktı belkide ve almalıydı diye düşündü ardından masanın çekmecesine eğildi en alttaki çekmeceyi açtı arka taraftaki gizli bölmeden gümüş bir kutu çıkarttı açtı baktı uzun uzadıya vedalaşırcasına. Kutuyu kapadı paltonun sağ cebine koydu, bekleyişi uzun sürmemiş yaşlı kadın gelmişti paltoyu teslim etti.
Teğmen Esvet?in üzerindeki topa göz gezdirdi asker, kaldırmamız gerek komutanım dedi, sizi götürmek için, esvet?in pek umudu yoktu. Bu cılız askerin topun gövdesini yerinden kaldırmak bir kenara hareket dahi ettirmesi imkansızdı kendisinde de güç yoktu, ismin nedir asker dedi, Davut diyerek cevapladı er, kaldırabilecek misin peki dedi. Deneyeceğiz komutanım diyerek cevap buldu, bakma cılız olduğumuza çekeriz besmeleyi deneriz rabbimin izni ile. Davut verdi besmeleyi diline haydi dedi kuvvet elime belime. Kalkar gibi oldu topun gövdesi yerinden iki parmak kadar. Bir iki denedi Davut kalkmıyordu top yerinden. Esvet?in umudu iyice yok olmaya yüz tutmuştu topun kalkamaması demek sıhhiyeye gidememekti kan kaybı da iyice çoğalmış göğsü alev alev olmuştu. Davut?un morali bozulmuştu kalkmayınca yerinden top, hissettirmedi ama, bir kalas bulayım komutanım dedi öyle deneyelim olacak inşallah kurtaracağız seni buradan. Kafasını salladı Esvet umutsuzca, az ilerdeki parçalanan siperlerden geriye kalan bir kalas parçası ilişti gözüne Davut?un kaptığı gibi dayadı topa verdi besmeleyi dayandı kıpırdanır gibi oluyor lakin kalkmıyordu koca gövde. Davut?un da umudu tükenmişti gencecik teğmen orada sıkışıp kalmıştı, kaybettiği kanı görüyor ve çokta yaşamayacağını tahmin ediyordu o hüzünlü gözlerle baktı esvetin derin mavi gözlerine, anlamıştı Esvet Davut?un gözündeki umutsuzluğu üzülme dedi. Bak şafak oluyor, güneşin doğuşu ne de güzeldir buradan, rabbim nasip etti de göreceğim inşallah, davutun gözleri dolmuştu, en azından kanı durdurabilseydi büyük zaman kazanacaktı ama nasıl diyordu yoktu hiçbir sıhhi malzemesi sıhhiye eri değildi ki keşke olsaydı anlardı dikişten ayakkabı tamirciliği yapmıştı sivildeyken. Esvet?in dileği gerçekleşmişti şafak sökmüş gün doğuyordu ve ebede yolculuk başlayacaktı birazdan hissediyordu, insan ölmeden anlardı öleceğini tükenirdi gücü çekilirdi kanı, esvet bir söz vermişti kendine açmayacaktı ay yüzlü güzelin hatırası kutuyu, açsaydı aşka düşerdi biliyordu ve bundan çok korkuyordu, ama artık son gelmişti ebede yolculuk vakti gelmiş çatmıştı öyle ise açmalıydı kutuyu, olamazdı bundan bir korkusu, sağ elini canın son dermanıyla cebine attı kutuyu avuçladı günün doğumunda ışıl ışıl ışıldıyordu gümüş kutu, Davut gözleri yaşlı bir merakla komutanını izliyordu, Esvet göğsünün üzerine koydu kutuyu, kanlı parmaklarıyla açtı kapağını. Davut?un gözleri parlamıştı o çamurlu yüzde büyük bir tebessüm belirdi, Esvet kutunun içindekini göremiyor lakin Davut?un gülümsemesi sese dönüşmüş ağlamaklı gülüyordu, garip karşıladı Esvet bu durumu hayrola Davut dedi; Davut heyecanlı ağlamaklı gülmesi ile kurtuldun komutanım dedi kurtuldun. Esvet anlayamamıştı, Davut uzandı kutuya içinden altın iğne ile gümüş sırmayı çıkardı işte dedi komutanım senin kurtuluşun bundadır. Altın iğne ile gümüş sırma güneşinde vurmasıyla ışıldıyordu ikinci güneş olmuştu adeta iğne yüzüne yansıyordu Esvetin Diktik mi yaranı durur kanın akışı. Yetişir bizimkiler o vakide dek dedi Davut. Bir de kağıt var dedi aldı Esvete uzattı, Esvet açtı kağıdı, ay yüzlü ela gözlü güzeldendi not;

Sevdadır adı, düştü, oldu gerçek
Cesaret dedi gönlüm
Bilirim bir daha geri gelmeyecek
Esaret dedi gönlüm

Gel eyleme yaranı biçare
Kim bulmuş ki çare bu derde
Bilmez misin bir bilir hayrında şeride
Esarette cesarette aynı bedende

06 Ekim 2006

Küçük İskemle

bir küçük iskemle varmış ihtiyar sedat amcanın çayhanesinde
boyu posu iyice küçük olduğu için

kimse onu kullanmaz kimseninde bi işine yaramazmış

ama sedat amcaa

bi türlü kıyıpta atamazmış o iskemleyii

iskemlede bu durumdan şikayetçi ama ne yapsın dili yokki anlatsın sedat amcasınaa durumunu

bizim bodur iskemle 35 li yaşlarda

görevine göree bayağı bi ömür tüketmiş insanlarlma

bir çok çocuklaaa birlite olmuş önceleri

sedat amca onu eskiciden kurtarana dek

hep hatırlar dururmuş

eskiciden sedat amcanın onu kurtarışını

ve ayaklarından aşağı bir kaç damla nem süzülürmüş

okadar aşıkmış sedat amcayaa

onu bir hiçten tekrar kazanan adammış sedat amca

ama bu zamanlarda artık oda bakmaz olmuş onaa

sadece acır olmuş sedat amcaa

iskemlemiz o kadar üzgün o kadar üzgünmüşkiii

diğer sandalyilir

onunla dalga geçer kapladığğı yeri bile hor görürlermiş

bir masanın parçası bile değilmiş

kenara itile itilee

oda büzülmüş iyicee

kendi dışlandıkçaa

itildikçe için kapanmışş

dört ayak üstü hasınrları yıpraınr olmuş hüznündenn

bu dışlanmanın sonfunun iyi bilirmiş bizim iskemlee

önceki evindeki çocukyar büyüyüncee

aynı muaemelelere tanık olmuş

itilmiş

dışlanmış

ve en sonunda ieskicinin olmuşş

şimdide aynı şeyin başına gelmesinden korkar

bir eskicinin elinde heba olma korkusuylaa

ağlaşır ağlaştıkça yıpranır yıprandıkça dışlanırz olmaya devaml etmişy

bir gün sedat amca pazarlıkta anlaşamayınca direkten dönmüş iskemlemiz parçalanmaktan

artık o hazin günü bekler olmuşş

umudunu tüketmişş

yitirmiş tüm hayallerini

hatıralarıyla kavrulmuşş

hatıralarıyla kavruldukçaaa

büzülmüş

bitti demiş benim içinn

baska bir hayat yeni bir mlekan yeni bir sahip arntık yok demiş kendi kendinee

bir defasında kaldırımdaki kenara itilmişliğini sona erdirmek için

kendini atıvermişyşş

caddenin ortasınaaa

arabaların altınaa

kıl payı dönmüş ezilmekten

acı bir fren sesi

iskemlemizin bacaklarının ferini almış

birden yokolma korkusunu tüm dokusumda hissetmişş

araba durmuşşş

içinden 6 yaşlarında bir çocuk inmişş

üzeri hasır kaplı iskemlemizi yerden kaldırmış bir tebessümleee

ilkkez uzun zaman sonra bir insanın bir inhsan yavrusunun sıcaklyığını hissetmiş bedenindee

nekadarda güzelmiş meğer

ne kadarda hasretmiş bu sıcaklığaaaa

sarı saçlıı mavi gözlüü

beyaz tenli çocuk aynı sevimliliği imle okşamış iskemleyi

ve sedat amcaya gülümseyerek

dede

bu bernim olabilirmi demiş

iskemlemizin gözleri büyümüşy

bacaklarında ki titreme korkunun yerini sevince bırakmışy

yeniden umutla dolmuşş

iste demişy

bu benim

ben yeniden

ben yenidennnnnn

kbir insanın sıcaklığğnı hissedeceğim

yeniden canlanacağımm

hasırı parlamıyş birdenrnn

dedesi tabi demişş

oğlum

senin olsun

al götür

çocuk iskemlemizle birlikte arka koltuğa kurulmuşşş

eve kadar binbir hayallee seyahat etmişlerrrr

çocğa bir bakıyor bir gülümsüyormluş iskemlemizz

ilk yapıldığı günkü gibi şenmişşş

bütün o yalnız geçen günlerini unutuvermişşş

silmiş atmışşş

oh be demişş

bitti iştee

bittii

eve vardıkalırndaaa

çocuk iskemleyii araçtan irdirmiş aynı tebessümlee

elinde ki yolculuk uzun sürmemiş

çocuk ahıra doğru koyulmuşş

ahırdan içeri girmişlerr

çocuk iskemleyi bir köşye bırakıp

ileri doğru yşürümeye devam etmişyş

ilerden alet çantasını almış geliyormuşş

iskemlemizi bir heyecan kaplamış yenidenn

aman aLLAHIM TAMİR OLACAĞIMMM

yenileneceğim

daha uzun ömürlü olacağım diye yeni bir heyecan basmış

çocuğun alet çantasından çıkardıgı ilk şey bir çekiş olmuyyş

ve bir darbede iskemlemizi ortadan ikiye bölmüş

iskemlemiz büyük bir acıylaaa

iki yana dağılmışş

bu nasıl bir acıymışşşş

yıkılan kurduğu hayallerinni acısıııı

onu ikiye bölünüşünün acısını unutturmuşşş

dağılmışşş

son bir darbeyleee

bu dünyaya gözlerini kapamıyşşşş

iskemlemizz

bir film şeridi gibi gözünün önünden geçen hayatını seyre koyulmuş

okadar hızlı akıyormşkii

önün karardığındaaa

hataranda son bir cümle kalmışşş

UMUDUMU YİTİRDİM UMDUKLARIMDA..........

:

BİR GÜN KÜÇÜK BİR İSKEMLE BULURSANIZ YA ONU ALMAYIN YADA UMUTLARINI YIKIP PARÇALAMAYIN LÜTFEN..................

Servet Şahin

YÛSUF İLE ZÜLEYHA

?Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.?
A?raf, 176

Bismihû.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah?ın adıyla.
Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.
Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.
Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.
Sözün yaratılışı Züleyha?nın yaradılışından evveldi. Âdam, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf?un kaderi Züleyha?ya tecelli. Züleyha?nın kaderi Yûsuf?a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
Söz de,
aşk da,
ne benim ne senin.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,
mayıs gülü,
ışıklı nisan yağmuru
ne kadar Allah?tansa,
mülk gibi söz de ve aşk da
O?ndan.
?Sen? tahtına yazıcı kimi oturtsan da,
beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,
hiçbir yol O?ndan özgeye çıkmıyor aslında, ?gönül tahtına O?ndan özge sultan? olmuyor.
Değil mi ki her şey O?ndan,
gidecek yer yok O?ndan başka. Gelinen yer yok O?ndan başka.

İnsan o ki, O?ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icrabı, O?ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.
Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığı yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O?ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O?ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.
Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O?ndan başkasını sevdiğini zannedebilir :

Bir çiçeği, bir kuşu,
denizi, yağmuru,
gökyüzünü, yazıyı,
yazıyı yazanı, kalemi tutanı,
bir yaratılmışı hasılı.
Söz gelimi Leylâ Mecnun?u, Şirin Ferhâd?ı, Züleyha Yûsuf?u sevdiğini zannedebilir.
Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?
Her aşk O?na çıkar sonunda, O?ndan başkasını sevmek imkânsız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.
Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O?ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlerde bundan böyle. O?ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.
Küçük bir biliş farkı.
Mülk gibi aşk da Allah?tan.
Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.
Tenin de O, canın da O, cismin de O.
Ve aradan perdeleri kaldırarak O?nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O?nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.
Züleyha ki Yûsuf?u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf?u değil, Yûsuf?ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.
İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kader, Yûsuf?un mu, Yakub?un mu, yoksa Züleyha?nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.
Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan?ının önsözünde, yani ki Mukaddime?sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.
Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir :
Bu kez birkaç kitap
yine aynı ayna
ve birkaç ruh
hepsinin içinde mevcûd
züleyha?nın acısı acının Züleyha?sı
(Ayşegül Kösa)

Bismihû.
Esirge ve bağışla.
Öptüm kitapların üzerindeki Kitâb?ı, öptüm ve koydum alnıma.
Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken, sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.
Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.
İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya?da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üstüne olsun), ben de suyun kıyısındaki kente kendimce bir Ayasofya?daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf?un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.



YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Timaş Yayınları
Nazan BEKİROĞLU
9. Baskı, Nisan 2002, Sf. 13-17



Firavn?ın Rüyası

Yûsuf?un rüyası, Züleyha?nın rüyası. Yûsuf?un tekrarlanan rüyası.
Şerbetçinin rüyası, ekmekçinin rüyası.
Bu öykünün tamamlanabilmesi için nihayet rüyaların rüyası: Firavn?ın rüyası.
İster bir naz döşeği, ister taş bir zindan yatağı. Veya bir Firavn?ın, görkemin uyku hali anlamına gelen yatağı. Nerede görülürse görülsün, rüya rüyaydı. Rüya gelince akacak ter alında, çarpacak nefes yürekte durmazdı.

Şerbetçinin, efendisi yanında Yûsuf?u anmayı unutmasının üzerinden tam yedi yıl geçtikten sonra. Firavn?ın, ülkesinin zindanlarından birinde Yûsuf adlı bir fetâ yattığını bile bilmediği sabahlardan bir sabah. Sabahtan çok sabaha karşı. Ki henüz fecir, ipliklerini ne Nil?in sularına ne çölün kumlarına bırakmıştı. Firavn bir rüyanın ağırlığı altında kendisini uykusundan attı. Az kalsın haykıracaktı.
Başında bekleyen gecenin nöbetçileri birden dikkat kesildiler. Elleri kocaman kılıçlarına gitti, tedirgindiler. Yelpazeciler daha bir sıkı salladılar tavus kanatlarını. Kocaman gövdeli kocaman kuyruklu gri bir kedi tek kulağını dikti, tek gözünü açtı, uykusunun yarısından uyandı. Bir hizmetçi, temiz hayayla Firavn arasına giren ağır perdeleri kaldırdı. Günün hiçbir saatinde efendisini yalnız bırakmayan, hatta en mahrem anlarında bile, sessiz ve ölü bir gölge, uzak ama daima tetikte bir harem ağası; su, diye seslendi, şerbetçi su getirsin!
Firavn, firavnlığını simgeleyen ağır ve altın gerdanlığı âdet üzre uyurken çıkarmış olduğu için değilse de; yüreğine bir rüyanın ağırlığı kurşun gibi çökerken, kalbindeki çarpıntı ve alnındaki ter damlacıkları ile her insan kadar insandı. Onun da gözlerinde korku ve endişe vardı. Ama gördüğü, ancak hükümdarların görebileceği bir rüyaydı.
Şerbetçinin billûr bir bardakta getirdiği serin suyun ilk yudumunu aldıktan sonra Firavn, münecimlerimi çağırın, dedi, kâhinlerimi, rüya tabircilerimi. Geldiler, ânında. Mavi Salon?a geçtiler. Firavn, şimdi, ağır ve altın firavnlık gerdanlığı boynunda ve tahtında oturur vaziyette anlatmaya başladı. Nöbetçiler kulak kesildi, harem ağası, yelpazeciler, gözünün teki açık olan kedi kulak kesildi. Müneccimler, kâhinler, rüya tabircileri kulak kesildi. Kulağı olan yer, sağır olan saray duvarları, gizli bir lisan olan saray kulak kesildi.

Bir düş gördüm, diye başladı Firavn. Ben bu düşü görürken henüz güneş doğmamıştı ama sabah yakındı. Düşümde yedi besili ineği yedi zayıf ineğin yediğini gördüm. Sonra yedi dolgun başak, sonra da yedi kurumuş başak, böyle gördüm.
Sustu Firavn. Nefesini kesmiş dinleyenlere baktı. Kâhinler, müneccimler ve rüya yorumcuları, bu kadar mı, diye sordular, bu kadar mı? Firavn cevapladı: Bu kadar! Haydi, şimdi gördüğüm düşü bana yorumlayın, ne diyor içimdeki haberci, bana anlatın.
Kâhinler, müneccimler ve rüya yorumcuları Mavi Salon?un en uzak köşesine çekildiler. Aralarında uzun uzun konuştular. Neden sonra içlerinden sözcü seçtikleri birisi sonucu değil ama sonuçsuzluğu bildirdi. Biz böyle düşleri yorumlayamayız, aynen böyle dedi. Neden, diye sordu, sükûnetle Firavn. Sözcü açık yüreklilikle cevap verdi. Dedi ki: Yorumladığımız düş yorumladığımız gibi çıkmazsa ulu Firavn, kime güveninizi kaybedeceksiniz? Düşlerinize mi, yoksa tabirciye mi?
Firavn gülümsedi, dedi: Firavn olduğum günden beri, her şeyim gibi gördüğüm düşlerin de hiçbiri tamamen bana ait değildi. Ben, halkım demektim çünkü aynı zamanda. Öyleyse yorumladığınız düş yorumladığınız gibi çıkmazsa, sadece kendi adıma görmediğim düşlerime güvenimi kaybetmem.
Konuşma bitmişti. Firavn Mısr?ın en ünlü rüya tabircilerine, kâhinlerine ve müneccimlerine, gidin dedi, haydi hepiniz gidin.
Aslında Firavn, erkin ve gücün Mısr üzerindeki muhteşem gölgesi, rüyasının tabirini değilse de rüyasına dair birkaç şey öğrenmişti. Biz böyle düşleri yorumlayamayız; bu cümle, bu yoruma değer bir düş değil, bir karabasan, bu anlama da gelebilirdi. Biz böyle düşleri yorumlayamayız; bu cümle, bu düş yorumlanır ama yorumu dile getirecek cesaretimiz yok, çünkü öylesine ağır, altında eziliriz, bu anlama da gelebilirdi.
Firavn herkesi gönderdi, bir iki bendesi kaldı yanında, içi yanmıştı. Ağır gerdanlığını çıkarıp, masanın üzerine, içinde ak zambaklar bulunan cam bir vazonun yanına bıraktı. Gözünün önünde, yedi besili ineği bir anda yutan gözü dönmüş yedi zayıf ineğin irkiltici görüntüsü. Yedi dolu başağın üzerine kâbus düşüren hastalıklı ve boş, bomboş yedi başağın korkusu.
Su, dedi, su getirin bana. Döşeğine uzandı. Tam o anda altın ayaklı kristal bir bardakta su getiren şerbetçi, gözünün önünden bir perde kalkmış gibi, âniden Yûsuf?u hatırladı. Onu, güzelliğini, rüyalar yorumlayışını, ve daima anlattığı Rabbini. Ve yedi yıl unuttuktan sonra efendisinin yanında Yûsuf?u andı. Aceleyle,. Aceleyle, beni, dedi, beni gönderin efendim. Bu bir hükümdar rüyası, bunu yorumlayacak bir kişi var onu da ben tanıyorum. Ve, kaderim yolumu neden zindandan geçirdi, bunu da şimdi anlıyorum.


Yûsuf?un Yorumu
Günün ilk ışıkları muhteşem yatağının içinde sıradan bir insandan farklı görünmeyen ama hükümdar rüyaları gören Firavn?ın üzerine düşerken, şerbetçi zindana doğru yola çıkarıldı. Kalbinin içinde hükümdarının rüyasına dair kuvvetli bir endişe, iki tarafı ağaçlıklı yoldan zindanın cümle kapısına doğru ilerledi. Yedi yıl içinde, özgürlüğü özgür olmayan taraftan ayıran zindan kapısından ikinci kez içeri girdi. İlkinde gecenin içinden korkulu haberler bekleyen bir mahkûm, şimdi ikbalin eteğine yeniden tutunmuş bir adamdı. Şerbetçinin içi titredi. Aydınlığın salkımlarına ilk çıktığı zamanda içini yakan ilk özgür nefesini aldığı eşikte bir an durakladı. Sekiz kapı, Firavn?ın hür şerbetçisi önünde teker teker ardına kadar açıldı. Fakat Firavn?ın hür şerbetçisi de olsa, önünde açılan her kapı arkasından sımsıkı kapandı. Çünkü şerbetçi hürse zindan tutsaktı.
Şerbetçi, Yûsuf?un yanına vardı. Yûsuf aynı Yûsuf, zindan aynı zindandı. Şerbetçi, Yûsuf?un yanında, onu hatırlamayı kendisine unutturan şeyi düşünerek utandı. Ama üzerinde fazla durmadan bir çırpıda ve olduğu gibi Firavn?ın rüyasını anlattı.
Yedi zayıf inek, dedi, yedi besili ineği yiyormuş. Sonra yedi dolgun başak görünüyor ama ardından da yedi kuru başak görünüyormuş. Mısır ülkesinde hiçbir kâhin, hiçbir müneccim ve hiçbir rüya tabircisinin yorumlayamadığı bu düşü yorumlaman için geldim sana. Haydi Yûsuf, yorumla bu düşü. Bizim düşlerimizi yorumladığın gibi ve ne olduklarını bilmediğim başka düşleri de yorumladığın gibi. Yorumla bu hükümdar düşünü. Çünkü bilirsin hükümdar düşleri hükümdar kadar ülkenin de düşüdür.

Yûsuf bir müddet yere doğru baktı, düşündü, bu arada penceresinin demir paslı parmaklıklarının önünden şakıyarak mavi tüylü kuşlar geçti. İçinden geçen sesin söylediklerini sözcüklere çevirdi. Yûsuf, ve şerbetçiye, doğrudur, dedi. Bu, ülkeyi yöneten kadar ülkenin de üzerinden geçecek bir rûzigârın habercisi. Yedi, yılları haber veriyor. Arka arkaya yedişer yıllık iki zaman parçası geçecek Mısr?ın ve onun insanlarının üzerinden. Yedi semiz inek ve yedi dolgun başak ilk yedi yıllık sürenin bolluk ve bereket zamanı olacağını göstermekte. Zayıf ineklerin semiz inekleri yelesi ve kuru başakların dolgun başakların üzerinde görünmesi, bu da arkadan gelen yedi yıllık sürenin şimdiye kadar Mısr?da hiç olmadığı kadar kıtlık ve yokluk seneleri olacağını göstermekte. O kadar ki Nil hiç taşmayacak, yağmur hiç yağmayacak, yeni dalga hiç görünmeyecek demek. Halk, hatta zenginler, hiç olmadıkları kadar yoksul düşecekler. Ama dikkatli davranılırsa bu zor yılları atlatmanın da yolu var.
Şerbetçi erken bolluk yıllarının değil, geç kıtlık yıllarının korkusuyla gözleri büyümüş, nedir o, diye fısıldadı. İçinde, ekmekçinin rüyası yorumlanırken duyduğu korkuya benzer bir korku vardı. Söyle, diye yineledi, ey Yûsuf güzeli, ey güzeller güzeli. O yol nedir, söyle ki bütün Mısır, üzerinde yürüyelim.
Yûsuf anlatmaya başladı: İlk yedi yıl, dedi, her şey çok bol olacak. Arkadan gelecek yedi yılın tedbiri bu zamanda alınmalı. Hiç ara vermeden ve hiç boş bırakmadan tarlalar ekilmeli, cömert tarlalar bu yorgunluğa katlanır, endişeniz olmasın. Ekinin ancak ihtiyaç duyulan kadarı yensin, geri kalanı başağında saklansın. Bu, saklanan tahılın rutubet almasını ve bozulmasını önleyecektir. Arkadan gelen görülmemiş kıtlık yıllarında, saklanan tahıl Mısr?ı ölümden kurtaracaktır. Hatta belki komşu ülkeleri de! Elbette ki sıkıntı ve acı olacaktır ama Mısr yok olmayacaktır. Sonra Firavn?ın düşüne girmeyen bir yıl daha gelecek ve ki her şey kendisini artık esirgemeyen Nil?in bereketi ve gökyüzünün gönderdiği yağmurlar altında eski haline dönecek.

Şerbetçi, akşam olmadan Firavn?ın huzurundaydı. Firavn, Mavi Salon?un mavi camlı pencerelerinden süzülen ışığın yumuşak salkımı altında, siyah ve gür takma saçlarını çıkarmış, yorgun ve yaşlı bir adamdı. Şerbetçi duyduklarını olduğu gibi ve teker teker anlattı. O anlattıkça Firavn?ın gözünün önünden rüyasıyla arasına giren bir perde kalktı. Tamam, dedi, işte bu benim rüyam.
Kalbi önce açıldı, yedi yıl açılmış gibi. Sonra sıkıldı, yedi yıl sıkılmış gibi. Sonra Firavn?ın kalbi son kez açıldı. Bir yangından kavmini kazasız belâsız kurtarmanın kendisine ne kadar çok acı, kalbine ne kadar yük armağan edeceğini kavradı. Ama başka türlü olmazdı. Halkını kurtaracak kendi çilesine talipti Firavn. Ve şimdi o birden bire gençleşmiş bir adamdı.
Getirin, dedi bu rüya tabircisini, benim düşümü benden daha iyi bileni. Dahası, aynı anda hem düşleri hem gerçekleri bileni. Bilmediğim kadar maliye, bilmediğim kadar ziraat, bildiğim kadar yönetim bileni. Kimdir göreyim, makam mevki isterse hemen vereyim!
Güneş battı.
Mısır uykuya daldı.
Gri kedi uyandı.


YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Timaş Yayınları
Nazan BEKİROĞLU
9. Baskı, Nisan 2002, Sf. 162-167



Yazıcının Son Sözü, Yazının Kaderi

Yazının bedeli vardır bilirsiniz.
Kurban ister, kan ister. Ter ister, gözyaşı ister.
Bu yüzden kaderi ağırdır. Yazının kalbi vardır.

Kalbin titreşimi parmak uçlarının titreşimine uyduğunda ortaya çıkan sözün hükmü var.
Düştüğüm, parmak uçlarımın titreşimi kalbimin titreşimine uyduğu anda ortaya çıkan sözün kuyusuydu. Kervancılar olmadan, kolay çıkmak mümkün mü?

Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikâyenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.
Bir kalp, bir kalp daha. Birleştirici bir kalp olarak yer alıyorsa arada, bir kalp için ne çok acı. Yakub, Yûsuf, Züleyha. Hepsi bir tek, biri her bir kahraman: Ölen ve yaşayan, yaşayan ve yazan. Ben kâtibü?l-esrârım. Kalpler kuşanırım. Sevdalar alırım. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgâr ve ölüm kokuyor. Bu yüzden kendi yazdığım sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor.

O kadar ki, rüyanın hikâyesi demek olan bu hikâyede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası.
Hayat, hayalin de arkasındaki hayalden nisbet olan o rüyaya dönünce:
Yûsuf?un rüyası: Gerçekleşen bir rüya. Bir peygamber rüyası.
Züleyha?nın rüyası: Yanıltıcı bir rüya? İlk bakışta? Sonunda o da gerçekleşen bir rüya.
Firavn?ın rüyası: Bir hükümdar rüyası.
Görülmeyen bir rüya: Nil nehrinin rüyası.
Rüyaların rüyası: Yazıcının yazılmayan rüyası.

Ez-cümle: Eflatun?un mağarasında bir gölge.
Bütün anlamlara bitişik olarak bütün anlamların da üstündeki anlamı çözünce.
Dönünce mağaranın çıkışana yüzünü, bilince bilmenin bilincini,
Âdem?e öğretilen isimlere dönüşüyor bütün sözcükler neticede.
Değil mi ki Kâbe ile örtüsü arasına gece girdiğinde ve bulutlar gölgelerini konuşan ırmağın üzerine bıraktığında ve hasretle başlayıp konuşmayla bittiğinde hikâye; tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir ve bu dünyada aksa da Nil, cennetten çıkan dört nehirden biridir.
Değil mi ki ben kâtib-el-esrârım, kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım.
Vakit tamam! Üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin anısı, bütün anılara benzeyecek nasılsa. Bütün defterlerin özeti, mahşere kadar açık kalacak bir defter değil mi?
Konan göçer, doğan ölür elbet. Irmak denize, deniz ırmağa kavuşur sonunda; ruh kaynağına, kaynak da ruhuna muhtaç değil mi şunun şurasında?
Ne güzel, ölecek olmak ne güzel. Ne güzel, ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden, ne güzel.

Beyit:
Minnet Hüdâ?ya devlet-i dünya fenâ bulur
Bâkî kalır sâhife-i âlemde adımız
(Bâkî)


YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün
Timaş Yayınları
Nazan BEKİROĞLU
9. Baskı, Nisan 2002, Sf. 223-224

[Nazan BEKİROĞLU]

08 Temmuz 2006

Züleyha'nın Gelecek Zamanlara Seslenmesi

Züleyha'nın Gelecek Zamanlara Seslenmesi

Hiç olmadığı kadar karanlık ve hiç olmadığı kadar yağmurlu bir gecede Yûsuf'u hatırlayan Züleyha, çöle ve ırmağa baktı. Buhur yakma saati çoktan geçmişti tapınakların.Züleyha geçmiş zamanlara ve gelecek zamanlara baktı. Dudağının ucunda kendi hikayesine tanıdık acı bir gülümseme vardı.
Duy, dedi Züleyha, duy beni ey gelecek zaman,
duy beni yazılmış ve yazılacak olan bütün hikayelerin kadın kahramanları.
Bütün o yaşanmış ve yazılmış olan,
bütün o yaşanmamış ve yazılmamış olan
hikâyelerin kadın kahramanları.
Kadınlar ve kızlar,
dişil ve doğurgan,
duygusal ve duyarlı olan.
Eril olmayan yani,
fethetmeyi değil fethedilmeyi bekleyen kale, daima.


Gecenin karanlık koynunda kapılarını açan kent,en fazla
en fazla bir sandalı koynuna alan deniz.
Durağan
ve çaresiz
ve lekesiz
ve temiz tertemiz.
Adı tarihe geçmiş ve geçecek
dişil ve doğurgan,
kadın ve kız olan yani ki
yani ki bütün hikâyelerin baş kahramanı olan.
Dünyanın çevresinde döndüğü asıl güneş, çağların gerçek sahibi, gerçek yazıcısı tarihin,
bir anda en güçlü hükümdarları yerle bir kılan
en güçlü kumandanları köle, en zelil köleleri hükümdar kılan,
tutsakları en derin aydınlıkta hür, hür olanı en koyu karanlıkta tutsak kılan,
hükümsüzü birden bire hükümlüye çeviren,
hükümlüyü birden hükümsüz eden.

Geçer akçeleri geçmeze, geçmez akçeleri geçere dönüştüren saklı ve gizli el.
Ama güçsüz,
çünkü daima ödeyen ve ödenen bedel.
Duyun beni geçmiş ve gelecek zamanların bütün hikâye kahramanı kadınları
ve hikâye kahramanı olmayan kadınları.

Bir ben gibisi olmayacak aranızda,
hiçbirinize benzemediğim kadar hiçbiriniz benzemeyeceksiniz bana.
Hepiniz düz yollarda, sakin ve güvenli bir yaşamın kollarındasınız,
bense derin ve karanlık bir kuyunun başındayım.

Fethedilen değil fethe kalkışan olarak kalacak geçmiş ve gelecek zamanlara adım.
Acım acınızdan,
gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla
aşk benim hakkım,
aşkın, hakkımız olmayanı istemek anlamına geldiğini bildiğimden bu hak ediş,
çünkü bu aşk benim yazgım,
çünkü kutsal kitaplarda zikredilecek benim adım.
Yükselmek için düşmek ,arınmak için kirlenmek,
çıkmak için batmak lâzım.
Yeniden doğmak için ölmeli insan bir kere,
ruh olmak için teni yakmalı kadın
ve suyun serinliğini bilmek için ateşe düşmeli kadın.
Vurucu ,kavrayıcı ve kuşatan,
durmayan, koşan,
böyle yazılmış benim yazgım,
kutsal kitaplarda böyle geçecek adım,
yazgıma ben nasıl baş kaldırırım?

Hanım hanımcık ol, böyle denecek Leylâ'ya .Ve oda öyle olacak.Çöle düşen Mecnun, Leylâ değil.Leylâ ağlamak için bile bahane bulmak zorunda. Ben öyle miyim ya?

Şirin'in bahtına düşen, uğrunda dağlar delinen olmak olacak, dağları delen değil.Suyu bulmak Ferhâd'ın bahtı.

Aslı, en fazla bir âh, felekleri tutuştursa da. Açılıp kapanan düğme Aslı boyundan ayağa.Yanıp küle dönmek Kerem'in hakkı olacak.

Ben Aslı gibi miyim ya?
Evli evinde, yerli yerinde,
bana yazılansa, benim alnıma, Yûsuf'un gömleğini yırtmak boydan boya,
nasıl karşı çıkarım yazgıma?
Adım,
ey geçmiş ve gelecek zamanların
dişil ve doğurgan, duygusal ve duyarlı,
hanım hanımcık, durağan,
ve çaresiz
ve lekesiz
bütün hikâye kahramanları.
Adım adınızla birlikte anılsa da,
dağlar ve ırmaklar arasında,
gökler ve yer arasında olduğu kadar mesafe olacak adımla adınız arasında.

Siz, yazgınızla iffetli,
çaba harcamayacaksınız eteğinizdeki çamuru akıtmaya.
Ben yazgımı yükleneceğim önce
sonra yazgımdan iffet çıkaracağım.
Bu yüzden Yûsuf'un arka tarafından yırtılan gömleğinden
Züleyha'nın önden yırtılan eteğine kadar uzanacak yolum,
Adım adım,

aşk benim hakkım.

Nazan Bekiroğlu

17 Haziran 2006

Dudak Payı

Çay bardağında
Bırakılan dudak payı
Kadar bile
Uzak kalamam
Gözlerine

Yakın olsun isterim
Ellerime ellerin
Yanındaki beton binaya
Yaslanması gibi
Köhne bir evin

Seni bir çivi
Gibi çaktım
Çünkü beynime
Ve toplayıp
Bütün kerpetenleri
Attım denize

Sunay Akın

Çekmece

Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana

Kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken

Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer: Kız Kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında

Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Son karesi gibi Red Kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı

Sunay Akın

Şairin Yalnızlığı

Şiirin ve şairlerin en önemli konularından biri yalnızlıktır. Hani gariplik, garip kalma, garip düşme mânâsına olan yalnızlık. Şiire de yakışan bir konudur ayrıca. Hele şair lirizme ve duygusallığa önem veriyor, edindiği yalnızlık tecrübelerini ilhamlarıyla birleştirerek zenginleştiriyorsa...

Yalnızlık çaresizlikle birleştiğinde asıl trajedi mısraları doğar ki artık oturup ağlayasınız gelir.

Divan şiirinde yalnızlık bir ayrılığın, bir terk edilmişliğin, felekten kaynaklanan bir zulmün sonucu olarak dillendirilir ve çoğunlukla şair bu kaderi yaşamak zorundadır.
Sevgilinin ayrılığını, firkatini, hicranını, hasretini çekmek değildir bu, bizatihi sevilenlerin tamamının, elbirliği edip şairi yalnız bırakması, danışıklı dövüş gibi ondan yüz çevirmesidir. Üstelik bunun sebebi şairin terk edilecek durumlara yahut ayıplanacak hallere düşmesi değil, tamamen dostların vefasızlığıdır.
İşte Fatih çağının ünlü şairi Necatî Bey?in feryadı: ?Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek / Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı? Aşağı yukarı şöyle demek: ?İnsanlar! Bana ağlayın bana ki öldüğüm vakit üstüme bir avuç toprak atmaya saba yelinden gayrı kimsecikler gelmez.?

Ölüm ki insanların en uzak tanıdıklarını bile başına getirir ve mevtanın başında son bir meclis kurdurtur; böylece ölene karşı son görev, dostluk görevi yerine getirilir. Ama gelin görün, şair, öldükten sonra kimsecikler başına toplanmayacak, hatta bir Allah kulu mezarını ziyaret etmeyecek, belki mezar toprağı bile kaybolup gidecek, adı sanı silinecek diye korkmakta, bu yüzden ?bana ağlayın? feryadına tutunmaktadır. Bu derece yalnızlığın adı artık garipliktir. Bu Yunus hazretlerinin ?Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin? demesinden daha hazin bir durumdur.
Mezarını kapatmak için saba yelinden başka kimsesi olmayan bir gariplik, öylesine dehşetli bir yalnızlık. Hafazanallah ölüsü bir kıyıya atılıvermek gibi... Oysa şair bunları söylerken sözün mefhûm-ı muhâlifini kastederek dostlarının gelip mezarını ziyaret etmelerini, birkaç damla da olsa hasret gözyaşları dökmelerini ummakta, dahası sevgilinin gelip mezarı başında kendisini anacağının rüyalarını görmektedir. Galiba asıl şikayeti de bu umutlarının boşa çıkmasından, dost bildiklerinin kendisini terk etmesinden, sevgilinin insafı bırakmasından olsa gerek. Bu derece garipliğin bir benzerini Bağdat ikliminin yanık âşıkı, gönlü esmer acılarla dolu Fuzulî?de de görürüz. Muhtemelen Necatî Bey?e nazire olarak söylenen beyit şöyledir: ?Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı? Şöyle demek: ?Ne gönül ateşinden gayrı bir yananım, ne de saba yelinden başka kapımı bir açanım var!?

Fuzulî?nin garipliği, Necatî Bey?in acısının tersine henüz ölmeden gerçekleşmiş, felek ona garipliği daha bu dünyada göstermiştir. İnsanın en kötü zamanında bir yananı mutlaka bulunur. Annesi, kardeşi, can dostu falan... Ama gelin görün ki Fuzulî bütün bunları yitirmiş ve geriye yalnızca gönlünde yanan gam ateşi kalmıştır. Bu ateş, gönlünde aşk yüzünden yandığına göre bütün yitirdikleri de yine bu aşk yüzünden yitirilmiş olmalıdır. Yani onun trajedisi, aşka düştükten sonra terk edilmesi, yalnız bırakılması ve garip kalmasıdır. Fuzulî?ye bu mânâda güzel bir cevap, vaktiyle Kanunî?nin yakın koruma görevinde bulunan (peyk/solak), yeniçeri nesepli Aşkî?den gelir. Onunki de tamamen iyi gün dostlarından şikayettir.

Varlıklı ve itibarlı bir ömrün ahirinde, elden ayaktan düşüp de fakirlik gelip çatınca, çevresindeki insanların birer birer dağılışlarını görerek kahrolmak, nihayet genç eşinin de kendisini terk edip gidişine içerleyerek yalnızlaşmak, İstanbul?a hayli uzak bir yerde, yol iz olmayan Rumelihisarı?nda babadan kalma bir kulübeciğe sığınmak ve sonunda şöylece feryad etmek... Tam bir yürek yarası: ?Taşradan kimse gelür deyu sevinir canım / Uğrasa bir sek-i âvâre gelip meskenime? ?Eğer bir gün, başıboş dolaşan bir köpek, kazara kapıma uğrasa, dışarıdan birisi beni ziyarete, hal hatır sormaya geldi diye canım sevinmeye başlar.?

Allah kimseye vermesin!..

Hayalci Hafız

III. Sultan Selim döneminin ünlü hayalcisi Kasımpaşalı Hafız, bir akşam sultan huzurunda Karagöz oynatıyordu. Oyunda Hacivat esirci olmuş, köleler ve cariyeler satıyordu. Herkesin dikkatle oyunu izlediği bir sırada Karagöz kölelerden birine adıyla seslendi: ?Seliiim!? Padişah da şaka olsun diye ?Lebbeyk, buradayım!? diyerek oyuna katıldı. Kasımpaşalı Hafız, sultanın sesini duyunca büyük bir hata yaptığını düşündü ve oyunun senaryosunu değiştirip birkaç dakika içinde Hacivat?ı konuşturdu:

-Karagöz?üm! Huzûr-ı şâhânede bir sürç-i lisan ettin ki ne tamiri ne de affı kâbildir. Belki tevbekâr olup hacca gidesin... Artık sana hayal oynatmak gerekmez.

Kasımpaşalı Hafız cümlesi bitince perdenin arkasındaki muma üfleyiverdi. Ve tabii Sultan Selim?in ısrarlarına rağmen bir daha asla Karagöz oynatmadı.

BERCESTE
İnsanoğlu hîlebazdır kimse bilmez fendini
Her kime iylik edersen sakla ondan kendini
Laedrî


İskender PALA

16 Haziran 2006

Yetişkinlikten İstifa

Bu belge ile resmi olarak yetişkinlikten istifa ettiğimi bildiririm. Tekrar 8 yaşın tüm sorumluluklarını kabul etmeye hazırım.

Yağmur sonrası çamurlu sularda tahta parçası yüzdürmek, kayalarda yürümek istiyorum.

Çikolatanın paradan daha iyi olduğunu çünkü daha tatlı ve yenilebilir olduğunu düşünmek istiyorum.

Sıcak bir yaz gününde bir meşe ağacının gölgesinde oturup arkadaşlarımla limonata satmak istiyorum.

Hayatın daha basit olduğu zamana dönmek istiyorum.

Bütün bildiğin, renkler, çarpım tablosu ve ninniler ama bu kadar az bilmek seni rahatsız etmiyor çünkü ne bilmediğini bilmiyorsun ve umurunda da değil. Bildiğin tek şey mutlu olmak, çünkü seni üzecek veya kızdıracak şeylerden tamamen bihabersin.

Dünyanın adil olduğunu, herkesin iyi ve dürüst olduğunu düşünmek istiyorum.

Her şeyin mümkün olduğuna inanmak istiyorum.

Yaşamın karmaşıklığını unutup, yeniden küçük şeylerden fazlasıyla heyecanlanmak, zevk almak istiyorum.

Tekrar basit yaşamak istiyorum.

Günümün, bilgisayar arızaları, kağıt yığınları, üzücü haberler, bankada para olmadan ay sonunu getirme kaygıları, doktor faturaları, dedikodu, hastalık ve sevdiklerin kaybedilmesinden ibaret olmasını istemiyorum.

Aşkın varlığını (daha doğrusu yalan olduğunu) bilmek dahi istemiyorum.

Gülümseme, kucaklaşma, tatlı bir söz, doğruluk, adalet, barış, rüyalar, hayaller ve kardan adam yapmanın gücüne inanmak istiyorum.

İşte, çek defterim ve arabamın anahtarları, kredi kartlarımın ekstremleri,gelir belgelerim. Resmi olarak yetişkinlikten istifa ediyorum.

Eğer bu konuda benimle daha fazla konuşmak istiyorsanız, önce beni yakalaman lazım, çünküüüü; Ebeee, elim sendeeeee!

Telefon Defteri

Bu yazıdan sonra telefon Defterinize artık eskisi gibi
bakmayacaksınız..

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN BAZI İSİMLERİ ESKİ DEFTERİNDE
BIRAKIR.

Onlar artık bir daha asla aranmayacaktır.Garip bir hüznü barındıran bu
silik isimlere bakılır bakılır.Kimi okuldan bir sınıf arkadaşınızdır,kimi
çok çabuk unutuverdiğiniz bir sevgili,kimi bir cafede aylarca her şeyi ama
her şeyi paylaştığınız birisi; yada istifa ettiğiniz bir yerden bir
arkadaşınız! Soyadları sorulmamış bir sürü hatırlanmayan isim de vardır
defterde; ve şüphesiz üstünde isim olmayan telefon numaraları korkunç bir
operasyonla onlarca hayat,onlarca güzellik bir çırpıda ortadan kaldırılır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN BAZI İSİMLER ÜZERİNDE DURUR.

Onca zaman sonra bir kez arasanız,sesini duysanız..Ona edilebilecek bir
çift sözünüz yoktur!Birlikte gittiğiniz filmler,meyhaneler,evler
birbirinizi yıllar sonra özlemenizi sağlayacak sevgiyi aşılamamıştır
size.Yalnızca bir isimdir şimdi o.Temize çekerken atlarsınız hemen.Derhal
çevirirsiniz sayfayı telaşla,alelacele.Oh,isim geçmişte kalmıştır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN HAYATINI DA SORGULAR!

Hangisi ihanet etmiştir,hangisi yalvarmıştır kendisini bırakmamanız
için;hangisinin bir süre sonra arkanızdan konuştuğunu
duymuşsunuzdur;hangisi sizi en güzel öpmüştür;hangisi rüyalarınıza
girmiştir,hangisinin ayak parmakları ilginizi çekmiştir;hangisini
burnundaki kıllar sizi aşırı rahatsız etmiştir;hangisine hediye alırken
zorlanmışsınızdır,hangisiyle en hararetli tartışmalara girip kavga
etmişsinizdir;hangisinin eşine sizde büyük bir aşk duyup bunu acıyla
gizlemişsinizdir;hangisi için sabahlara kadar içip-içip
ağlamışsınızdır?!..Doğrular,yanlışlar,hatalar,tutk ular!Birlikte Edip
Cansever okuduğunuz o insanlar,solmuşlardır.

İNSAN TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKERKEN YALNIZLIĞINI DA KANITLAR.

Bütün bu insanlar şimdi nerede,ne yapmaktadırlar?Saat elbette dörttür!Bütün
paradoks,labirent,koni,tüm bilimsel ifadeler tersine dönmüştür.Ters
dönmüşüzdür.Bu tek başınalık ve bu isim katliama aslında size ters
gelir.Çalan telefona bakarsınız. Acaba? Acaba telefon defterini temize
çeken bir arkadaşınızın son anda kurtarma çabası mıdır?Bir iki kırık
sözcük,yarım yamalak bir buluşma, belki Bilemezsiniz.

LÜTFEN,AMA LÜTFEN TELEFON DEFTERLERINIZI KAYBETMEYİNİZ..